Total Pageviews

Thursday 11 March 2010

KAHVE ÇEKİRDEĞİNDE DEVR-İ ALEM (2)

KAHVE FİNCANINDA FIRTINA

Sosyalleşme ve Uyarıcılar ve Demokrasi

Herodot’un tarihi ve kültürüyle bezeli, kekik ve fesleğen kokularıyla dolu dolu havası, hazine değerinde mitolojisi, söylenceleri ve öyküleriyle tanrının bağışladığı nadir yerlerden biri olan, geçmişle geleceğin kaynaştığı ve seçeneklerle dolu Bodrum’dan dünyaya açılan penceremden bakmağa devam ediyoruz kahvenin serüvenine. Altın kumlu sonsuz plajlar, dantelâ örneği koylar, ihtişamlı dağlar ve kaya mezarları arasında kahve kokusunu aramaya devam ediyoruz. Taze kahve kokusunu dağ köylerinde, sabah kahvaltısında yenilen keçi peyniri ve ot böreği kokularına karışmış buluyoruz. Sanki kahvenin serüveni yüzyıllardır aynı yerde asılı. Kahve bizi çekiyor, daha fazla öğrenmek istiyorum bu serüveni; yok yok her şeyi bilmek istediğimden değil; sadece arzuluyorum. Çünkü duyuları besleyen, bu kalitede başka bir madde tanımıyorum. Hızlı geçen, baskı altındaki düşüncelerimi özgürleştirip gülleri, kahveyi, yaseminleri ve mandalina çiçeklerini kokluyorum. Öyle ya, en kaliteli kahve bile en fakir insanın tadabileceği bir şey. Kahve içmeyi bir türlü sevemediyseniz biz söyleyelim, sabahları uyanmak için bire birdir. Sadece bu size yetiyorsa, bilin ki iyi çekilmiş ve kavrulmuş kahveyi henüz denememişsiniz. O cennet buharını çekmemişsiniz içinize. Öyleyse koltuğunuza yaslanın ve rahatlayın. Kahve çekirdeğinde devr-i âlem devam ediyor.

Venedik’te güneşli bir ilkbahardır. Güneş ışıkları nehirden yansımakta ve henüz uyanmaya başlayan çınar yapraklarında titreşmekte, gezinmektedir. Taş köprüler üzerinde bir o yana bir bu yana devinen insanlar, Gondolasını süren kayıkçının keyfi yansıyor bulanık nehre. Yeşil her yanı sarıyor yavaş yavaş. Yaşamın bu noktasında güzelliklere es geçmeden rahatlayın. Gönül gözünüz bırakın sizi gönlünüzün götürdüğü yere çeksin. Kahvenizden bir yudum daha alın. Bir uğultu, bir arı kovanı musikisi yer etmiştir çekirdeğine, ara sıra dayanılmaz sessizlikler oluşur. Koyu, ayrıştırılması olanaksız bir kokusu olur, hemen alışılır. Bırakın kahve buharı, ağır salvolarla hareket etsin ruhunuzda, derinliklerde yüzsün ve çeksin sizi içine.

Çıkış yeri Etiyopya olan büyülü çekirdeğimiz 15. yy ortalarına gelindiğinde Hicaz, Mısır, Suriye, İran ve sonra da hacılar aracılığıyla geldiği Türkler arasında da fırtınalar estirmektedir. Mekke, Medine, Kahire, Bağdat, Şam ve İstanbul’da kahvehaneler açılmıştır artık. Aristo’dan bile daha eskidir insanın sosyalleşmesi. İnsan insanın yarenliğini her zaman aramaktadır ve kahvehaneler biçilmiş kaftandır sosyalleşmek için. Kahvehanelerde geçirilen birkaç saat insanoğlunun ihtiyacı olan sosyalleşmeyi sağlamaktadır. Pabulum animi, cos ingenii; aklın en büyük besini, yaratıcılığın kaynağı sosyalleşme mekânlarıdır kahvehaneler, artık dış görüşün hiç önemi yoktur. Zengin de yoksul da kahveye gitmektedir. Sağlığa kavuşulan, sabrın test edildiği, kırılganlıkların tedavi edildiği, ücretsiz birer okuldur kahvehaneler. İnsanı okumak için bir kütüphanedir adeta. Hemen bir sonraki yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın savaşçıları İslam’ın şarabını Balkanlar, Orta Avrupa, İspanya ve Kuzey Afrika’ya taşırlar. Kahve kokusu her yere hâkimdir artık ve bu lezzet dünyayı etkisi altına almaya başlar.

Bu yepyeni içkiden bahseden bilinen ilk notlar Augsburg'lu Leonhardt Rauwolf’un seyahatnamesinde görülür. Orta Doğu’da yolculuklar gerçekleştiren Dr. Rauwolf, 1582 yılında bu seyahatlerini anlattığı bir kitap yayınlar. Bir Avrupalının ilk yorumu olduğu için burada tercümesini yayınlamak boynumuzun borcu. " Diğer güzellikler arasında, Müslümanların çok sevdikleri ve chaube dedikleri bir içecek vardır. Mürekkep kadar kara olan bu sıvı çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılmakta”. 1582’lerde kahve bitkisinin adını duyan, aydınlanma çağını yaşamakta olan Batı halkları henüz bu bitkinin yaratıcılığını bilmemektedir. Kahve bitkisi hakkında ilk tanıtıcı yazılar, 1592 yılında Prospero Alpino ve Pietro della Valle adlı botanikçilerin yazdıklarıdır. 1580–1583 döneminde Venedik’in Mısır konsülü olan Giorgio Emo’nun danışmanı sıfatıyla Akdeniz’in bitki örtüsünü araştırmak için Kahire’ye gelmiş ve burada Türk Yönetici Halil Bey’in bahçesinde kahve bitkisini incelemiştir. 1592’de yayınladığı “De Plantis Aegypti Liber” adlı kitabı, kahveyi Avrupa’ya tanıtan ilk bilimsel kaynak olarak kabul edilir. Doğu’dan Sanayi Devrimi Avrupa’sına yayılan kahvehane kültürünün derinlemesine gözlemlerini ise Théophile Gautier’nin yazılarında görürüz.

Boğazın batı yakasındaki Avrupalı halkların bu ilahi içeceği yakından tanıması için yüz yıl daha geçmesi gerekecektir.

KAHVENİN AVRUPA İLE TANIŞMASI
Kahve'nin 15. yy. dan itibaren İstanbul'da yaygınlaşması, doğal olarak İstanbul ile Avrupa arasındaki ticareti yürüten Levanten tüccarların dikkatini çekti. 16. yy. sonlarında Avrupa ticaretindeki etkinlikleri giderek azalan Venedikli tüccarlar, bu üstünlüklerini kaptırmamak için, 1615 yılından itibaren Arap ülkeleri ile ilişkilerini arttırarak Yemen’in Moha kentinden Avrupa'ya kahve getirmeye başladılar. Amerika kıtasından 1528 yılında İspanyollar tarafından getirilen Sıcak Çikolata ve Uzak Doğudan gelen Çay’dan sonra, Venedikli tüccarlar 16. yy başlarında kahveyi getirirler Avrupa kıtasına. Herkes gibi Papa VIII. Clement’in de dikkatini çekmiştir bu içecek. Danışmanları Osmanlı “kâfirlerinin” yaydığı bu içeceğin zararlı olduğunu dayatmaktadırlar. Ancak, Papa beklenenin aksine, bu bitkiyi “ vaftiz “ edecektir. Hıristiyanların da bu içeceği içmesine izin çıkmıştır yüksek yerden! “O kadar lezzetlidir ki, bu cennet meyvesini sadece kâfirlerin içmesine seyirci kalamayız”.

Kahve içeceği artık sokaklarda seyyar arabalarda satılmaya başlanmıştır. Tıbbi faydası olduğuna inanıldığından kısa sürede popüler olmuştur İtalya’da. 16. yüzyılın ikinci yarısında San Marko meydanında açılan Caffe Florian ilk kahvehanesidir Venedik’in. Belki de Starbucks gibi Batı tarzı kahvehanelerin ataları diyebileceğimiz ilk kahvehanedir bu. Burası günümüzde de açıktır.

Kahvehanelerin sayısı hızla artmış ve 17. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde 200’ün üzerinde kahvehane açılmıştır. Özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler olmuştur. İlk başlarda kahvenin zararlarına inananlar olmasına rağmen kısa sürede bu bitki günlük hayatta kabul gören bir içecek olmuştur. Bazı tıp insanları ise karşı çıkmaktadır bu bitkiye. Örneğin Marsilya’da ileri gelen bir tıp adamı fazla miktarda kahve içen erkeğin cinsel gücünü yitireceğini iddia etmektedir. Bu açıklama sonrası bir gecede tüm kahvehaneler kapanacak hale gelir. Popüler ve kulağa egzotik gelen bu öyküye rağmen, Haçlı seferleri sırasında Avrupalının en azından bir kısmının kahveyi tanıdığını söyleyebiliriz. 1946 yılına gelindiğinde Achilles Gaggia ilk Espresso makinesini üretir ve Capuchin tarikatı papazlarının giysilerinin rengine benzediği için, Capuccino adını kahveye verirler. Yemek sırasında içilmeyen Espresso için ayrıca bir içme ritüeli üretilmiştir. Tıpkı dünyaya yayıldığı Osmanlı’da olduğu gibi. Bugün İtalya’da 200 bin üzerindeki kahvehanede günde 40 milyon fincandan fazla kahve tüketildiği söylenmektedir. Deneyler yapılarak geliştirilen kahve kültürü, Latte” Süt” kullanılarak geliştirilir.

Ancak bu rayihanın bilincinde olan tüccarlar, botanikçiler açısından fazla bir şey ifade etmeyen bu bitkinin tüm dünyayı sarsacağını adeta önceden görmüşlerdir. Ortaçağda doruğa ulaşan Batı baharat çılgınlığının yarattığı ama artık doymuş olan pazarı besleyebilecek yeni bir tüketim maddesi keşfedilmiştir. Kahve ticareti, 17 ve 18. yüzyıllar arasında Avrupa’da siyasi dengeleri belirleyen başlıca ekonomik unsurlardan birisi olmuştur. İngiliz, Fransız ve Hollanda şirketlerinin birbirleriyle giriştikleri kıyasıya rekabet sonucu kahve üzerinden sağlanan zenginlik, artık Avrupa toplum hayatında bazı önemli dönüşümlere yol açıyordu. Bu keyfi ilk keşfedenler dünya nimetlerinden el etek çekmiş dervişler iken, bunu bütün insanlığa en geniş ölçekte yayanlar ise bu nimetlere adeta tapan tüccarlar olmuşlardı. Avrupa’nın kahveyi keşfetmesi, bilimsel merakın da ötesinde, Ortaçağ baharat çılgınlığının miras bıraktığı doymak bilmez pazarı besleyebilecek yeni bir tüketim maddesinin keşfi anlamına gelmektedir. Yakınçağ Avrupa’sının haz dünyasına farklı bir zevk kültürü armağan eden bu esrarengiz içecek, 17. yüz yıldan itibaren artık Doğu-Batı ticaretinin tıkanmaya yüz tutmuş dolaşım sistemine, ihtiyacı şiddetle hissedilen taze kanı sağlayabilecek potansiyele sahiptir.

Kahve ticareti, 17 ve 18. yüzyıllar arasında Avrupa’daki siyasi dengeleri belirleyen başlıca iktisadi öğelerden birisi olmuştur. İngiliz, Fransız ve Hollanda şirketlerinin birbirleriyle giriştikleri kıyasıya rekabet sonucu kahve üzerinden sağlanan zenginlik, artık Avrupa toplum hayatında bazı önemli dönüşümlere yol açıyordu.

1683’ten sonra Avrupa kapılarına dayanan Osmanlılar bir fincan kahve ile yaratmışlardır bu fırtınayı. Avrupalının kahveyi tanımasıyla beraber Katolik Kilisesi de karşı çıkmıştır bu içeceğe. Bu şeytan içeceği yasaklanmalıdır. İlk olarak İtalya’da tüketilmeye başlanan kahveyi aslında çay tutkularıyla bilinen İngilizler ticari tüketim anlamında kucaklamışlardır. Artık kamu alanları ve salon kültürünün batı tarihinde yeni bir içeceği vardır. Batının Sosyal ve ekonomik tarihi tamamen değişime uğrayacaktır. Kahvehaneler kahve bitkisinden de önemli hale gelecektir.

Her ne kadar Venedikliler 18. yy.a kadar kahve ticaretini ellerinde tuttularsa da, Arap yarımadası dışında kahve üretimi Hollandalılar tarafından gerçekleştirilmiştir. İngiliz, Fransız ve Hollanda şirketlerinin birbirleriyle giriştikleri kıyasıya rekabet ve kolonici düzen, geniş çaplı plantasyonlarda yüksek nitelikli ve büyük miktarlarda kahve üretimini mümkün kılıyor. Fransız ve İngilizler Hollandalıları takiben Amerika kıtası ve Hindistan’daki sömürgelerinde kahve tarlaları oluşturmaya girişmişlerdir. Kahve kısa süre içerisinde tüm Orta ve Güney Amerika’da kolonilere yayılmıştır.

Avrupa’da Kilise, kahveyi başta ‘şeytan içeceği’ diyerek yasaklar. Daha enteresan olanı, İsveç Kralı Gustav III (1746–1792) da kahvenin zehirli olduğunu öne sürerek idam hükmü verilen bir suçluyu her gün kahve içmek suretiyle ölüme mahkûm eder.

KAHVE ÇEKİRDEĞİNDE GİZLİ AVUSTURYA/MACAR TARİHİ
Osmanlı'nın Avrupa kapısı Viyana’da son durağı “Kahlenberg” günümüzde turistik bir yerdir. Viyana'daki “Çerkez Dayı “ heykeli ise, dinleyeni derinden etkileyen bir kahramanlk öyküsü adeta. Viyana'nın 800'e yakın parklarından birisi de “Türk Parkı” adını taşıyor. "Türkenschanzpark" 2. Viyana Kuşatması sırasında Osmanlıların kışla kurdukları yer. Şehirde 18. yüzyılın görkemli gotik mimarisi nasıl üstüne titrenerek korunmuşsa, Osmanlı'nın ayak izleri de taze. Bağdat Caddesi benzeri İstanbul'un lüks semtlerini hatırlatan Viyana sokaklarından birinde, tarihi bir binanın köşesine kondurulmuş bir heykel yer alıyor: Çerkez Dayı Heykeli. Küçük, birbirinin benzeri gotik tarz binalarla dolu şehirde "Osmanlı" görünen heykelin hikâyesi ise şöyle rivayet edilir: Çerkez Dayı adlı Osmanlı askeri, surlarda açılan gedikten girer. İçeriye sadece kendisinin girdiğini fark eden bu korkusuz Yeniçeri ilerlemesine devam ederek yalın kılıç düşman saflarına dalar. Savaşarak şehit olmayı tercih eden bu inanılmaz Osmanlı savaşçısının anısına Viyanalılar yıllar sonra küçük bir heykel dikme inceliğini gösterirler. Şehrin 4 farklı yerine de bir dönem adının anılmasıyla yüreklere korku salması bir olan "Türk Güllesi" heykelleri dikilmiştir.

Türk parkı şehri en iyi gören noktalardan birisidir. İşte burada bir kahvehanede oturuyorum. Birçok engellemelere direnen “Kaffeehauskultur” bir gelenek haline gelmiş. Viyana kahvehaneleri gerçekten çok farklı. Kahveye gelen müdavimin saatlerce oturması, kitap gazete okuyup bir fincan kahveyle gününü geçirmesi tamamen normal. Sadece okumak mı, tarih içerisinde burada kitaplar yazmış şahıslar var. Tertemiz giysileriyle, dost canlısı garsonlar sanki uzun uzun oturmanız ve rahatlamanız için ellerinden geleni yapıyorlar. Önünüzdeki su bardağı boşaldıkça dolduruluyor. Kahve kültürü çok ciddiye alınıyor Viyana’da. 19. yüzyılda doruğa ulaşan kahve kültürü öyle ki Stefan Zweig, Gustav Klimt ve Leon Troçki gibi politik şahsiyetler yanı sıra ünlü sanatçılar ve yazarların da müdavimi olduğu yerler. Bu aşamada Viyana kahvehane kültürü modeli tüm Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna yayılmıştır. Bu kahvehane ağı Prag ve Budapeşte’ye kadar uzanmaktadır. II dünya savaşı sonrası düşüşe geçen kültürü bugün inatla sürdürülen yerler var hala Avusturya’da. Avusturyalıların kahveyle tanışması ise 1683 yılında IV. Mehmet zamanında başlayan ve bozgunla biten II. Viyana Kuşatması sonrasında olmuştur. Viyana kapısı dışında kamp kurmuş olan ordular bir süredir şehri kuşatma altında tutmaktadırlar. Devasa Osmanlı ordusu şehrin tüm gıda ve yardım yollarını tıkamıştır. Şehirde açlık had safhadadır, dizanteri halkı ve Viyana ordusunu kırıp geçirmekte, teslim bayrağı çekilmek üzeredir. Bu aşamada Franz Georg Kolshitzky adında ve Türklerle uzun yıllar yaşayıp, tercümanlık yapmış olan Polonyalı Yahudi, Türk hatlarından geçip müttefik orduları komutanı Lorraine Dük’üne yardım çağrısı yapmak için gönüllü olur. Kolshitzky ve bir hizmetkâr Türkler gibi giyinerek kampa girerler. Şüphe çekmek istemeyen Kolshitzky bağıra bağıra bir Türkçe şarkı söyleyerek yürümektedir. Sesi duyan bir komutan çadırından çıkıp ikiliyi sorgular ve aldığı cevaplardan tatmin olmuş olmalı ki onları çadırına kahve içmeye davet eder. Ve onları bırakır. “Hıristiyan barbarların” eline geçmemeleri konusunda da onları uyarmayı ihmal etmez. Avusturya kırlarından macera dolu iki gün süren bir yolculuktan sonra ikili Lorraine Dük’üne ulaşır. Dük Viyanalılara yardıma geleceğine söz verir. Kolsitzky problemsiz olarak geriye döner. Bu yardımı ona 2000 florin, Viyana vatandaşlığı ve şehirde ticaret yapma imtiyazı sağlar. 12 Eylül’de müttefikler Viyanalıların yardımına gelir ve Türklerin kuşatmayı kaldırmasına neden olurlar. Yağmalanan Türk kampında deve, pirinç, sığır, katır, koyun ve bal küpleri yanı sıra, kahve ile dolu 500 kadar çuval bulunur. İlk başta bunu deve yemi sanan askerler yapılacak en iyi şeyin bu çekirdekleri Tuna nehrine atmak olduğuna karar verirler. Bu aşamada Kolshitzky olan biteni fark eder ve “ ne olduğunu bilmiyorsanız bunları bana verin” der. İşte bu aşamadan sonra Avrupa’nın ilk kahvehanesi açılacaktır. Kahve içeceği başlangıçta hafif bir dalgalanma yaratır ancak sevilmemiştir. “Türkentrak” (Türk tarzı) hazırlanan kahve müşterileri çekmez. Kolzitsky vazgeçmez ve kahve tozunu filtreden geçirir. İçine süt katar. Ve direnişin simgesi olan Kruvasant “Kipfel/ Ayçöreği” yaptırır. Türklerin çekilişini bu şekilde kutlayacaktır. İşte ayçöreği ve Kontinental kahvaltı icat edilmiştir. Önce ev ev dolaşıp sonra çadır kurarak kahveyi tanıtan Kolsitzky artık zengindir. Kahvenin sevilip aranılır olmasıyla, Viyana'da ilk kahvehaneler ardı ardına açılmaya başlar ve bini aşar. Avusturya’nın ilk kahvehanesi Cafe Wien’in 1685te açıldığı söylenir.

Johann Sebastian Bach "Kafee-Kantate" adlı eserini 1732 yılında besteler. Bu kantatı bestelemesinin sebebi bir yandan kahveyi yüceltmek iken diğer yandan da Almanya’da kadınların kahve içmesini engelleme hareketine karşı çıkmaktır (kahvenin kadınlarda üremeyi durdurduğu söylenmekteydi!) “Ah! Ne kadar tatlıdır kahvenin tadı! Bin öpücükten daha güzel Maskat şarabından daha tatlı! Bir kahve içmem gerek hemen şimdi..."

Prusya lideri Büyük Frederick 1775 yılında, Prusya’nın ekonomisinin kötüye gittiği bir dönemde, kavrulmamış kahve ithalatını yasaklamıştır. Kahve tüketiminin artışını “iğrenç “ bir şey olarak ifade etmiş ve vatandaşlarının kahve yerine bira içmelerini istemiştir. Kahvenin gizlice evlerde pişirilmesini önlemek üzere de “kahve koklayıcı” adamları sokaklara salmıştır. Ancak halkın karşı çıkışı ile yasaklama kaldırılmıştır. Toplumun her seviyesinden insanın devam ettiği kahvehanelerde özellikle tüccarlar ve profesyoneller bir araya gelir kahve, kakao ve çay sohbetleriyle beraber başka konuları da konuşurlardı. Tabii ki kahve karşıtları buralarda da faaldi ve öyle ki çok kahve tüketiminin İslam’a dönmeye yol açtığı ve hatta bira, alkol gibi diğer alışkanlık yapan maddelerin kullanımını artıracağı bile iddia edilirdi. Tabii bu böyle olmadı. İnsanlar iş yapıyor, dedikodu yapıyor, politika konuşuyorlardı kahvehanelerde.

Osmanlılar tarafından esir alınan ancak sonra serbest bırakılan askerî tarihçi Graf Luigi Ferdinando Marsigli (1658–1730) ‘Bevanda Asiatica’ adında kurduğu bir şirketle kahve ticaretine girecektir. Artık Avrupa’nın sosyal yaşamı da fırtınaya tutulmuştur.

FIRTINA İNGİLTEREYİ VURUR
Büyük ihtimalle kahveyi seviyorsunuz; belki de şu anda önünüzde bir fincan kahve var. Bu yazıda kahvenin medeniyete bile zarar verecek bir şey olduğuna inananlar olduğunu göreceksiniz. Kraliçe 1. Elizabeth’in, aynen babası gibi, İslam’a dair şeylere sıra dışı bir ilgisi vardı. Sadece yeni keşfettiği Fas’lı ve Osmanlı dostlarıyla diplomatik ilişkiler kurmakla kalmamış, aynı zamanda deniz ticaretini de içeren bir ticaret anlaşması da yaparak Avrupalı dostlarını şaşırtmıştır. Bu iyi ilişkiler sonrasında Müslüman dünyasından İngiltere’ye, özellikle de Londra’ya, kahve ve sair lüks malzeme ithalinin artışı bizi şaşırtmıyor. Dönemde çıkan el ilanları ve gazete ilanlarında kahveye “ Gerçek Türk Böğürtleni” denilmiş, sadece Müslüman bir ülkeden değil özellikle Osmanlıdan geldiği vurgulanmıştır.

Londra’da açılan ilk kahvehane ile ilgili bilgiler, ilk kahvehaneyi Daniel Edwards adlı Levanten tüccarın yanında çalışmış olan Pasqua Rosee adlı İzmirli bir Ermeni hizmetkârın 1652 yılında açtığına dairdir. İşinden ayrılan Rosee bir başka arkadaşıyla beraber Cornhill bölgesinde “ Türk Kafası” adıyla bir kahvehane açmıştır. Türkiye’de ilk kahvehanenin açılışından tam 100 yıl sonra İngiliz halkı kahve ile tanışmaktadır. Ancak, Elizabeth dönemi yazarlarından Francis Bacon, 1605 yılında basılan “Historia Vitae et Motris” adlı eserinde kahvenin zararlarına dikkat çekmiş olup bu bilgi ise kahvehane açılmadan önce halkın kahve konusunda bir takım eksik bilgileri olduğunu ifade etmektedir.

“Kahvehane sıradan bir tekke, iyi arkadaşlıkların sofuluğa döndüğü, kötü idareciliğin maskaralığa büründüğü, tüm gün çalışan amelenin cebindeki son kuruşu harcamak üzere geldiği, içki içmeyenlerin şöhret bulduğu, Nuh’un gemisi misali, küçük insanlar, kravatlı beyler gibi hayvanların mekânı; küçük zihinlerini geliştirmeye çalışanların özgüvenle konuşmaya çabaladığı, sürekli olarak bir şeylerden şikâyetçi olan ve sağa sola çamur atan yeni yetme eleştirmenlerin yarenlik ettiği bir çocuk yuvası; tüccara tonlarca kazanç sağlayan malzemenin kuruş kuruş satıldığı bir mekân; müdavimler gazete parası vermekten kurtulur, aynı paraya hem haber hem kahve içer, bilgisiz çerçi misali politikacılar buralarda buluşur, birbirlerine hakaret ederler ve halk sonsuz hikâyelere ve anlamsız nedenlerle bunları dinler, hiçbir işe yaramayan ilanlar yine hiçbir işi olmayanların ellerinde dolaşır; çul içindeki küçük insanlar kilise ve devlet işlerini çözen birer yüksek mahkeme hâkimi edasında boy gösterirler, parlamentoya karşı çıkarlar devlet idaresini ele almaya kalkarlar”.

Oxford şehrinde ise kahve yine bir Türk tarafından 1637’de tanıtılır ve Oxford kahve kulübü adıyla bir kulüp kurulduğu rivayet edilir. Şehirde açılan ilk kahve ise 1650 yılında açılan Angel kahvehanesidir. Takibeden yıllarda yüzlerce kahvehane açılır. Kahvehaneler entelektüeller, yazarlar, öğretim görevlileri ve öğrencilerin gözde mekânıdır artık. Bu kahvehanelerin açıldığı binaların bazıları hala durmaktayken, 1666 yılında çıkan büyük Londra yangınında birçokları ve ilgili belgeler yok olup gitmiştir. Bu kahvehaneler arasında ilginç isimli olanlar vardır “Türk Kafası”, “The Jerusalem kahvehanesi”; “Karakafa”; “ Oryantal Puro Divanı”; “ Sultan”; “ Sultan Kafası”; “Süleyman Kahvehanesi”; “Büyük Murat” bunlardan bazılarıdır. Denildiğine göre bunlardan bir tanesinin içinde Sultan 4. Murat’ın bir büstü bulunmaktaydı ve altında, kahveyi yasaklamasından dolayı “Osmanlı İmparatorluğunu yönetmiş gelmiş geçmiş en büyük tiran ” yazmaktaydı.. Kahvehanelerde sadece kahve, çay ve tütün değil “Türkiye’de üretilmiş” şekerlemeler, çikolata, limonatalı, güllü şerbet türleri de bulunurdu. 1700’lere gelindiğinde sadece Londra’da 2000 kadar kahvehane vardır. Yani her 300 kişiye bir kahvehane düşmektedir.

Bu konu ile ilgili kalan bilgilerden çoğu Samuel Pepys (1633–1701) adlı yazarın verdiği bilgilerdir. Pepys bir kahvehane müdavimiydi ve sık sık bahriye bürokrasisi ile kahvede bir araya gelir, John Dryden ve Henry Purcell’le buluşur savaş, politika ve şiir ve her konuda konuşurlardı. Wolfgang Schivelbush adlı şairin de söylediği gibi, sarhoş eden içkiler yerine insanı zindeleştiren bu içeceği “Şeytan içeceğini” içmek Avrupa mutfağında bir devrim niteliğindeydi. Kahvenin İngiltere halkı için bir nimet olduğuna tabii ki itiraz edenler de vardı. Çünkü bu aşamada İngiltere’ye gelen kahvenin hemen tamamı Osmanlı İmparatorluğu tarafından ihraç edilmekteydi ve bazıları kahveyi sadece geleneksel İngiliz birasını ortadan kaldıran “Muhammed Ümmetinin Böğürtlen” olarak görmekle kalmıyor, Hıristiyan değerlerine bir saldırı olarak da görüyordu. Batı kahveyle fethediliyordu sanki. Dağıtılan el ilanlarından birisinde kahvenin, bira yapımında kullanılan arpa üretimini engellemek suretiyle, İngiliz ekonomisini batırdığı iddia edilmektedir. Keza, esnaf zamanını kahvehanede geçirmekten işlerini ihmal etmektedir! 1674 yılında bazı ev hanımları üst makamlara dilekçe yazarak kocalarının zamanlarını kahvede geçirdiklerinden ve bu tanelerin ülkeye girdiğinden beri cinsel güçlerinde azalma olduğundan şikâyet etmişlerdi. [Shelley yazılarında geçer]. Propagandalar etkisini gösterir ve 1675 yılında Kraliyet bir yasayla kahvehaneleri baskı altına almaya başlar. Ancak, bu yasaklar uygulanamaz ve 1680’lere kadar kahvehane sayısı artar.

Şüphesiz kahvehanelerin eleştirmenleri yanı sıra destekçileri de vardır. 1675 yılında yazılmış olan “Kahvehanelerin İntikamı” adlı kitapta Kahvehanelerin Karakteri savunulmaktadır. Yazar, kahvenin sağlıksız olduğunu değil, aslen “ şişkinliği tedavi için eşsiz bir meyve, beyni rahatlatan ve midede tüm rahatsızlıkları gideren” bir çekirdek olduğunu ve “ İngiltere’de eksik olmayan nemli ortamın yarattığı tüm romatizmal hastalıklara iyi geldiğini” söyler. En azından birahanelerden daha ucuzdur kahvehaneye gitmek! “birahanede dükkân sahibi sizi bir bardak daha içmeye zorlarken kahvehanelerde bir ya da iki kuruşla bir ev sıcaklığına kavuşur, şömine başında ısınır ve dostlarla hoş vakit geçirebilirsiniz ve tüm bunlar misafirperverlik içerisinde yapılır” der ve devam eder “ buralarda en medeni ve aydın insanlarla bir araya gelebilir, iletişim kurabilir, davranışlarınıza dikkat eder, dilinizi düzeltir ve özgüven kazanırsınız.” Kahvehanelerin bu şekilde savunulması yeni gelişmekte olan “ orta sınıf” ve esriklikten uzak, rafine bir sosyalliğin öncüsüdür. Birahanelerin yarattığı sarhoşluktan uzak bu ortamda iş görüşmeleri ve toplantılar hiç olmadığı kadar medeni hale gelmiştir.” Sonraları iş dünyası ve kahvehaneler arasındaki bağlantı daha da ilerler. The Tatler adlı kitabın yazarı ünlü denemeci Richard Steele (1672–1729) iş adresi olarak bir Yunanlının işlettiği kahvehaneyi gösterir. 1600’lü yıllarda Edward Lloyd tarafından işletilen kahvehane tacirler, armatörler, kaptanlar, sigortacılar ve yurt dışı ticaretle uğraşanların uğrak yeri haline gelmiştir. Bu kadar müşteri potansiyeli olan Lloyd kendi gazetesini çıkarmaya başlar ve kısa sürede kahveden kazandığı paranın daha fazlasını gazeteden kazanmaya başlar. Lloyd’un 1713'te ölümünden sonra bile kahvehanesi dolup taşar. 1774 yılına gelindiğinde Lloyd sigortacıların ortak olduğu devasa bir şirket haline gelmiş ve günümüzdeki merkez bürosuna taşınmıştır. Böylelikle tam 100 yıl boyunca Kahvehanelerin saltanatı İngiltere’de büyük çapta ve politik açıdan bilinçli bir orta sınıfın doğuşuna neden olmuştur. Ve bir toplumun kültürel durumu onun edebiyatında gözlemlenir en açık şekilde. İşte size kahve ve kahvehaneler hakkında yazılmış Hiciv içeren bir kasideyi tercüme ediyorum:

Bir Kahvehanenin Karakteri

Ve eğer Muhteşem Murat’ı görürseniz
Başında şapka yerine bir kavuk,
Ya da kıyafetini giymiş bir Padişah,
Ya da bir Sultan’ın resmini,
Ya da John'un o imrenilen kıvırcık kellesi,
Ya da Büyük Moğol tahtında,
Ya da Yunanlı Konstantin,
Ki 14 yıl boyunca
Büyük Paşa için kahve yapan tek adamdı,
Misafirlerini hiç göremese de;
Ve eğer bir kahve fincanı görürseniz
Askıda asılı, Türk cezvesinden doldurulmuş
Bulutları örmüş, etrafında nargileler,
Mumlar, tapalar ve bu tip eşyalar
Ve bilinen işaretler ( ki burada yazılandan daha fazlası),
Ki gören gözler açıkça söyler
İşte orasıdır, kahveyi sattıkları yer.
[Anonim, 1665-İngiltere]

Kahvehaneler kısa bir süre alt sınıftan insanlarla anılmaya başlandı, daha da kötüsü alt sınıfların eğitilmesine yol açıyordu! Fransız yazar Antoine François Prévost kahvehanelerin “İngiliz özgürlüğünün tahtı revanı olduğunu” yazar. Kraliyetin özgürlüğüne daha çok önem veren 2. Charles 1675'te kahvehaneleri yasaklar. Çünkü ona göre kahvehaneler “ düşkün insanların bir araya gelip ekselansları Kral ve bakanları hakkında zararlı dedikodular yaydıkları yerler” haline gelmiştir. Bu yaptırımlar halkın galeyana gelmesiyle geri teper ve sadece on üç yıl sonra İngiliz Monarşisi “ Şanlı Halk Devrimi” (1688 tarihinde bir grup Parlamenter ve Hollandalı İskoç devlet başkanı William of Orange eliyle 2. James- tahtından indirilir) ile sarsılır. Artık bir başkaldırı geleneği başlamaktadır. İngiliz parlamenter demokrasisi oluşmuştur ve artık Kraliyet hiçbir zaman tek karar verici makam olmayacaktır.
Tabi tüm bu olan bitenlerin o dönemde büyüleyici Doğu’ya olan müthiş ilgi ve Kral George döneminde resim, edebiyat gibi sanat alanlarında ve akademik çevrelerde ifadesini bulan Oryantalist akımla ilgisi yadsınamaz. İslam’ın gittiği her yere kahve de gitmiş ve kahvenin gittiği her yerde halk devrimleri yaşanmıştır.

FRANSIZ DEVRİMİ VE KAHVENİN BÜYÜSÜ
Kahvenin gelmesiyle beraber Fransız devriminin de ortaya çıkışı tesadüf değildir. Kahvehaneler toplanıp plan yapmak için ideal mekânlardır. Alkol alıp beyinlerini esrikleştirmektense, kahve içerek zindeleşen beyinler aslında Batı Aydınlanmasının gerçek kahramanlarının tercüman Franz Georg Kolshitzky, Şeyh El Şazili ve Etiyopyalı keçi sürüsünün mirasını Avrupa’ya taşıyan Osmanlı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

1669 yılı civarında Türk elçisi Süleyman Ağa tarafından 14. Louis erkânına ve Paris sosyetesine tanıtılır kahve. Türk geleneklerinde olduğu üzere, kendisini ziyarete gelenlere ikram eder kahveyi ve Güneşin Kralını da kahveyi denemeye ikna eder. Ancak Kral sıcak çikolatayı tercih etmiştir! İtalya yoluyla ilk kez Lyon’da kullanıldığı bilinen kahve bu kez Paris’te 1686 yılında açılan kahvehaneyle halka da sunulmaya başlanır. İlk kahvehaneyi açan şahsın Sicilyalı Francisco Procopio de Coltelli olduğu söylenir. İşte o kahvehane bugün hala çalışmaktadır. O kadar ün kazanmıştır ki kahvehaneler, müdavimleri arasında Voltaire, Diderot ve Robespierre, Balzac, Beewthowen de bulunmaktadır. Öyle ki, Paris’teki kahvehaneler olmasaydı ve Fransız devrimini gerçekleştiren şahsiyetlere toplanacak mekânlar sağlamasaydı, Fransa’nın günümüzde hala Monarşiyle yönetilen bir yer olacağını iddia etmek yanlış olmaz. Fransız demokrasisinin kahvehanelerde planlandığı bilinen bir gerçektir. Bir kahvehanede ise düello yapmak için ayrı bir oda tahsis edilmişti! Bir diğerinde ise dünyanın ilk hareketli filminin galası yapılmıştı. Kahve artık sadece soylular değil halk arasında da tutulan bir içecektir. Fransa’da yerleşik Osmanlı Ermenileri ve Rumlar kahve ve ilgili adetleri Fransızların öğrenmesinde en büyük etken olurlar. Pascal adlı bir Ermeni’nin ise Paris’te ilk perakende kahve dükkânını açtığı bilinir.

Bu bağlamda kahve bitkisinin dünyaya yayılması ve ticari olarak yetiştirilmeye başlanmasında en büyük rolü Hollandalıların oynadığını söyleyebiliriz. 1690 yılında Yemen’in Moha (Mocha) kenti limanından gemilerle çıkarılan kahve bitkisi fidanları Ceylon (Sri Lanka) ve Java kolonilerine taşınıp oralarda ekilmiştir. Bu sonuçla da Amsterdam kahve ticaretinin merkezi haline gelmiştir. Kahve artık kraliyet mensuplarına hediye olarak sunulan en değerli bir meta olmuştur. 1713 yılında Amsterdam valisi, istemeyerek de olsa, Fransa kralı 14. Louis’e kahve fidanı hediye eder. Kraliyet Botanik Bahçesine teslim edilen bu fidanlardan oluşan tohumlardan sadece bir tanesini 1723 yılında gizlice Martinik adasına götüren bir bahriyeli Fransız subayı, Gabriel Mathieu do Clieu, Batı kahve endüstrisinin temellerini atacaktır. Yapılan resmi bir sayıma göre 50 yıl içerisinde Martinik adasında bulunan kahve bitkisi sayısı 19 milyon civarındadır. Sonuçta, dünya kahve endüstrisinin %90’ı işte gizlice kaçırılan bu tek fidanın başarılı bir şekilde üretiminden doğacaktır.

1727 yılında yine bir subay, Albay Francisco de Melo Palheta tarafından gizlice çıkarılan kahve fidanlarının ekimiyle Brezilya kahve endüstrisi de başlamış olur. Albay Palheta kral tarafından Guyana’da bulunan Fransız ve Hollanda kolonileri asındaki bir sınır anlaşmazlığını çözmek üzere görevlendirilir. Albayımız Fransız valinin karısıyla iyi ilişkiler geliştirmekle kalmayıp, anlaşmazlığı da çözer. Fransa Yeni Dünyada bulunan bu kahve tarlalarını gözü gibi korumaktaysa da, Albayın dönüş zamanı gelip çattığında valinin karısı ona bir buket çiçek sunar. Buket içerisinde aşılama yapılacak filizler ve tohumlu dallar gizlidir. Fransızlar ve Hollandalılar bu yeni keşfettikleri bitkinin üretimi konusunda, tıpkı Araplar gibi, kıskançtırlar ve üretim tekelini ellerinde tutmak istemektedirler. Ancak, Brezilya imparatoru da bu meta ya göz dikmiştir ve pastadan pay almak istemektedir. 1727 yılında Paris’ten kaçırılan tohumlarla Brezilya kahve endüstrisi de başlamış olur. 1800 yılına gelindiğinde Brezilyanın devasa bir üretimi vardır ve kahve artık sadece seçkinler değil, sıradan insanlarında elde edebileceği bir ürün haline gelir.

Kahve artık politik ve sosyal çevrelerin merkezine oturmuştur. 1600 yılında Paris jet sosyetesinden Madame de Sévigné, Osmanlı elçisinin davetine katıldıktan sonra hissettiklerini “Kahve ve kahvehaneler” adlı kitapta şu sözlerle ifade eder. “ Kahve içmek çılgın bir moda; modern yazar Racine gibi o da bir gün unutulacaktır”. Oysa ne kahve ne Racine unutulmuştur.

AMERİKAN RÜYASI KAHVEYLE GERÇEKLEŞİR
1607 yılında Virginia Eyaletinin kurucusu kaptan John Smith kahveyi Yeni Dünya’ya getirir. Kanadalı tarihçiler ise kahvenin 1715 yılında Fransızlar tarafından Yeni Dünya’ya getirildiğini iddia ederler. Fransız kolonisi Martinik adasında başlayan kahvenin yolculuğu zorludur. Sömürgelerinde kahve yetiştirmekte en geç kalan ülke İngiltere’dir. Çünkü İngilizler tam 200 yıldır hem çay ticaretini ellerinde tutmaktadırlar ve hem de çay tutkunudurlar.

Amerika Kıtasında koloniler kuran Fransızlar ve İngilizler arasındaki çatışmalar devam etmektedir. Amerikan halkı o güne kadar çay tutkunudur. Ancak, bu tutkudan daha fazla kar elde etmek isteyen İngiliz kraliyetinin uygulamaya başladığı çay vergisinden dolayı Kraliyete düşman olmuşlardır. 1773 yılında Green Dragon adlı kahvehanede yapılan planlar sonrasında Boston Limanında İngiliz ticaret gemileri basılır ve tonlarca çay denize dökülür. Bostonlu Amerikan halkı artık kahve ile tanışmıştır ve kahve içmek vatanseverlikle eş değer tutulmaya başlamıştır. New York, Philadelphia, Boston gibi şehirlerde kahvehaneler açılmaya başlanır. Amerikan kongresi kahveyi ulusal içecek ilan eder. Protestanların 17. ve 18. yüzyılda Katolik baskısından ABD ye kaçmasıyla beraber Amerika’da da kahvehaneler açılmış ve İngiliz karşıtlarının toplantı yerleri haline gelmiştir. Amerika’da tütün, alkol, küfür vesaire gibi birçok şey yasaklanmasına rağmen Kahve içimi hiçbir zaman yasaklanmamış, aksine özgürlük sembolü olmuştur. Kahve sadece güzel bir içecek değil özgürlük de kazandırmıştır artık. Günümüz ekonomik merkezi Wall Street’de açılan kahvehanelerde hem New York borsası hem de New York bankası kurulmuştur. Kahvenin ABD de üretimi ile ilgili öykü ise yukarıda bahsini ettiğimiz bahriyeli Gabriel Mathieu de Clieu hikâyesinde görüldüğü gibi bir o kadar romantiktir.

1825 yılına gelindiğinde Güney ve Orta Amerika’da kahve üretimi başlayacaktır. Kahve ilk kez Havai’de ekilir ve ortamı sever.

1670 yılında Dorothy Jones adlı Bostonlu bir tacir bayana kahve satım lisansı verilir ve ABD'nin ilk kahve tüccarı olur. Kahve üretiminde hastalıkların ve politik olayların getirdiği değişiklikler, kahve fiyatlarında da önemli oynamalara yol açmıştır. Bunları önlemek için, 1962'de kahve üreten ülkeler Uluslararası Kahve Anlaşmasını New York’ta imzalamıştır. Halen bu alanda serbest piyasa kuralları işlemektedir.

Amerikalılar günümüzde dünyada üretilen kahvenin %70ini tüketmektedirler.

GÜNÜMÜZDE KAHVE HALA KAYNIYOR
20 yüzyılda, kahvehanelerin kamu kültürü tarihinde önemli bir yeri olduğu defalarca yazılmıştır. Özellikle de rasyonel toplumsal tartışmaların ortaya çıktığı ve özümsendiği yerler olarak kabul edilir. Jürgen Habermas, Peter Stallybrass, Richard Sennett ve Terry Eagleton gibi savaş sonrası sosyolog ve politika filozofları erken 18. yüzyıl kahvehane yaşamını Batı Medeni Toplumlarında kamuoyunun oluştuğu yerler olarak kabul ederler. Bu mekânlarda devlet ve bürokrasinin halka çok şeyler borçlu olduğu düşüncesi filizlenmiştir. Alman felsefeci Habermas “Kamu alanının yapısal değişimi” adlı ( 1962 yılında yazılmış ve İngilizceye 1989 da tercüme edilmiştir) eserinde kahvehanelerin açılmasından sonra sıradan insanların bir araya gelerek eşit bir ortamda var olabildiğini beyan eder. Bireyler kahvehaneler gibi karakteristik kamu alanlarında, hem kendilerine ait ama hem de geniş anlamda toplumun her kesiminden olan insanların bir araya gelebildiği bu mekânlarda toplumun diğer katmanlarıyla sosyal ilişki kurabilmişlerdir. Kahvehanelerde sosyal hiyerarşi ortadan kalkmıştır. Bu mekânlarda koltuklar kimseye ait değildir. Selam verilerek girilir, “eyvallah” diyerek çıkılır. İşte bir fincan kahvenin hatırı bu özgürlükten doğmaktadır ve kahve var oldukça özgürlük de var olacaktır.

Kahve ile ilgili bazı ilginç gerçekler
• Yunanlılar Türk kahvesine Yunan Kahvesi demekte ısrar ederler.
• İtalya’da Espresso günlük yaşamda o kadar öneme sahiptir ki fiyatlar hükümet tarafından düzenlenir.
• Japonya’da kahvehanelerin adı Kissaten’dir. 1 Ekim Japonya’da Dünya Kahve Günü olarak kutlanır.
• Sumatra adasında kahve tarlalarında çalışan işçiler dünyanın en pahalı kahvesini toplamak için sadece en güzel çekirdekleri yiyen bir memeliyi takip ederler ve dışkısından toplanan -'Kopi Luwak' adlı kahve çekirdeklerini kilosu 200 dolar civarında satarlar!
• Afrika’nın birçok bölgesinde su ve baharat karışımında bekletilen kahve çiğnenerek tüketilir. Fransız Filozof Voltaire günde 50 bardak kadar kahve içerdi.
• Günümüzde ABD de günde ortalama 450.000.000 bardak kahve içilir.

No comments:

Post a Comment

Thank You...Teşekkürler